İstanbul-suz

 

Üniversite sınavı için tercihlerin yapıldığı dönemde İstanbul dışında hiç bir okul yazmadığımı hatırlıyorum. Üniversiteden ve bölümden önce yaşadığım şehir gelmiş meğer, öyle olduğunu şimdi anlıyorum.

Cenevre ve Londra gibi dünyanın en müstesna şehirlerinden daha yirmili yaşlarda aldığım iş tekliflerini sırf İstanbul için, sırf onun nazını çekmek, kışın kömür, yazın iyotla karışık mimoza kokusunu solumak, boğaz köprüsünden geçerken önce solumdaki sonra sağımdaki yakaya en uzağına kadar bakma totemimi yapmak, kalabalıklarını izlemek, dar, yokuşlu sokaklarında onunla bir olmak, kaybolup gitmek için elimin tersiyle itmişim.

Başka hiç bir yerde olmayıp onda olan ne var diye çok düşünüyorum. Esaretim şehre mi, konuşmayı çok sevdiğim diline mi, anılarıma mı, sevdiğim insanlarına mı, hepsine birden mi bilmiyorum.

İstanbul Üniversitesi Beyazıt yerleşkesindeki meşhur kapı. Çocukken kağıt 500 Liraların üzerinde görüp hayran olduğum, Seraskerlik Kapısı. Benim için, belki çoğumuz için, İstanbul Üniversitesi’nin değil, ‘üniversite’nin sembolü. Sanki bu kapıdan girilince üniversiteli olunurmuş gibi.

Sanki bir yakadan diğerine kuğular gibi süzülerek geçen bir vapurun içinde, boğazın tam ortasında zaman dururmuş gibi.

Sanki deniz manzarası demek tarihi yarım adayı ve Galata Kulesini gören boğaz manzarası demekmiş, sanki tek başına ‘ada’ diye bir şey yok da, başına ‘Burgaz’, ‘Kınalı’, ‘Büyük’ kelimelerinden biri gelince anlam kazanırmış gibi.

Kuruçeşme’den Fikirtepe’sine kadar büyük, küçük, güzel, çirkin tüm semtleriyle şehirle birbirimize ait olduğumuzu düşünmek hastalıklı bir düşünce belki de. Kısa ya da uzun seyahate çıktığımda İstanbul’u arkamda mahzun, boynu bükük bırakmış olduğumu hissetmem, yokum diye üzüldüğünü hissetmem, boğaza nehir diyen yabancılara öfkelenip, sabırla onun dünyanın en önemli deniz yollarından biri olduğunu anlatmaya girişmem, onu tutkuyla, sevgiliyi özler gibi özlemem normal değil.

Son yıllarda İstanbul’la ilişkim daha da karmaşık bir hal aldı. İnce hastalığa tutulduğunu ve iyileşemeyeceğini düşünüyorum, kızıyorum, üzülüyorum, yılıyorum. Çok güçlü ve mağrur, savaşcı ve deniyor ama kurtulamayacak gibi hissediyorum. Her gün çirkinleştiğini, her hafta başka bir cephede yenildiğini izlemek canımı yakıyor.

Çıksam gitsem, sadece ziyarete gelsem ve geldiğimde yalnızca güzelliklerini yaşasam canımın daha az yanacağına inanıyorum.

Bana küsmez, darılmaz, her geldiğimde hiç gitmemişim gibi kollarına sarmalar nasıl olsa diye umuyorum.

Büyüyüp ailenin yanından kendi evine geçmek gibi.

Gidersem beni bırak İstanbul ama elini üzerimden çekme olur mu?

Cevat Çapan’ın çevirdiği Konstantinos Kavafis şiiri gibi olmasın lütfen.

Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’, dedin
‘bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.’

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.